Allahım!
Sen ölümlerin en güzeli ile bizi huzuruna al Allahım! Ölümümüzü her türlü şerden kurtulup rahata erme vesilesi yap Ya Rabbi! Allahım! Bizleri Sen’i çok zikreden, Sana çok şükreden, Sen’den çok korkan, Sana çok itaat eden, Sana karşı saygı ile dopdolu olan, ahu efgan edip dua dua yalvaran ve durmadan Sana teveccüh eden kullarından eyle.
AMİNNNN..
Archive for the 'Genel' Category
ERKEĞİN tesettur ortunme ve avret yerleri
Erkeklerin kendi eşleri dışındaki kimselerin yanında ya da namazda, göbekle diz kapağı arasını örtmeleri farzdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da avret yeri kapsamına girer. Allahü Teala, “Irzlarını da korusunlar.” (en-Nur, 24/30) buyurur. Burada “ferc, çoğulu furûc” sözcüğü kadının cinsel organı anlamına geldiği gibi, her iki cins için “apışarası” anlamım da kapsar. İffet yerini en iyi koruma, örtme ile mümkün olacağı için “avret yerini örtme” de bu kapsama girer.
Elmalılı Hamdi Yazır (ö. 1358/1939) erkeğin avret mahalli ile ilgili olarak şöyle der: “İnsanın avret mahalli, bilinen cinsel organdan ibaret değil, apışarası denilen açıklık boyunca uzar ki, bunun azamisi topuklara kadar varırsa da en
yakın bilinen azı, diz üstü oturulduğunda belirleneceği üzere göbek altından dizlere kadardır. Bunun için erkeklerde korunması ve örtülmesi farz olan bir avret mahalli bu bilinen en az miktarıdır. Fazlasını örtmek ise müstehaptır.” (Elmalılı, a.g.e., VI, 12, 13)
Erkeğin avret yerinin sınırları hadisle belirlenmiştir: “Sizden biriniz kölesini veya işçisini evlendirince artık onun göbekle dizleri arasına bakmasın.” (Ebu Davud, Salat, 26, Libas, 34) Başka bir rivayette; “Göbekle iki diz arası avret yeridir” ilavesi vardır.” (Ahmed b. Hanbel, II, 187) Darekutnî’nin naklettiği şu hadisle diz kapakları da kapsama girer: “Diz kapakları avret yerlerindendir.” (ez-Zeylai, Nasbu’r-Raye, 2. baskı, Kahire 1357/1938, I, 297)
Malikîlere göre, erkekler için avret yeri yalnız ön ve arka, yani “galiz avret” sayılan yerlerdir. Onlara göre uyluk kısmı avret sayılmaz. Delil Enes b. Malikten (ö. 91/709) nakledilen şu hadistir: “Hz. Peygamber Hayber günü izarını (alt peştemal) uyluğunun üzerinden kaldırdı, öyle ki ben onun uyluğunun beyazlığını görür gibiyim.” (eş-Şevkani, Neylü’l-Evtar,II, 64) Şu hadis de aynı anlamı desteklemektedir: “Rasülullah (s.a.s) uyluğunu açmış olarak oturuyordu. Ebu Bekir, yanına girmek için izin istedi, ona bu durumda iken izin verdi. Ömer izin istedi, ona da izin verdi. Sonra Hz. Osman izin isteyince, uylukları üstüne elbisesini örttü.” (eş-Şevkani, a.g.e., II, 63)
Ancak Hanefilerin de içinde bulunduğu çoğunluk fakihlere göre ön ve arka ile diz kapakları arasında kalan uyluklar da avret yeri kapsamına girer. Çünkü uyluğun avret yeri olduğunu bildiren başka hadisler de vardır. (bk. Buhari, Salat, 12; Ebu Davud, Hammam, 1; Tirmizi, Edeb, 40; İbn. Hanbel, III, 478, 479, V, 290.)
HAYATIN AMACI KULLUK
Amacı, sadece ve sadece, namaza, “hak ettiği yer”in verilmesini sağlamak… Öyle inanıyorum ki; bu kitabı okuduktan sonra; namazdan “haz” duyacak, “namazla dirilecek”siniz!.. Birçoklarının dirildiği gibi!..
Zaten, “hayatın amacı kulluk, kulluğun aracı da namaz” değil mi?..
Malûm;
“Sahip olduğumuz her şey, bizim için bir imtihan sebebi…. Bu imkânlarımızı nerede, nasıl ve hangi niyetlerle değerlendirdiğimiz konusunda sorumluyuz.
Sağlık, servet, çocuk, ilim ve özel yeteneklerimizi Allah (c.c.)’ı razı edecek yönde kullanmamız, boşa harcamadan, heba etmeden hakkını vermemiz dünyada intizam, ahirette ise mükâfat olarak sonuçlarını bizlere gösterecek.”
O halde;
Haydin Namaz’a… Haydin Felâh’a…
Haydin, “namazla dirilme”ye!..
En başta dedik ya;
“Namaz yoksa, insan da yok!”
Nerede “insan” varsa;
Orada “namaz” da olmalıdır!..
Ve katiyen “vazgeçilmemeli”dir!..
Lütfen;
“Namaz öncelikli bir hayat” sürelim!..
Ne mutlu, “önce namaz” diyenlere…
Müslüman,
dünyayı sen yaratmadın ve bu var olan dünyaya gelişine de
senin hiçbir şekilde müdahale edemeyiceğin bir gücün karar verdiğini
bilmen için olağan üstü akıllı olmana gerek yok.
Sen düzeni kuralları belirtilmiş bir hayata gönderilmişsin.
Dolayısıyla ya bu hayatı kuralları gereği gibi yaşayacaksın veyahutta
kendi aklını bile içine alan önü ve arkası sıfır tesadüfler
teorisinde varlığını korumaya çalışacaksın.
Aklı bedeni ve dünyayı tesadüflere bağlı olanın şansları kendilerine bırakılırken
sana sesleniyorum Müslüman. Sen bir dünyasın.
Kıyamet senin hayat sürecinde gerçekleşir ve kıyamet seninle kopar.
İnsanlık seninle ağlar ve insanlık seninle güler.
Cennet ve cehennemi insanlığa sunan sensin müslüman.
Dün senin için tarihtir.
Ama yarın bir gelecek ve o gelecek yine sensin.
Sen insanlık için umudun Ütopyasi değil, bilakis bu işin görevlisi, sorumlususun.
Eğer bir yerde inananlara inançlarından dolayı
çeşitli vesilelerle zulüm yapılıyorsa bu senin olmayışından
senin yok sayılmandan kaynaklanır ki senin için bir zillettir.
Müslüman sen yer yüzünde Allah’ın halifesisin.
Sabır senin için zulme boyun eğmenin korkaklığının sığınağı değil,
adaletin kavgasından direniş kaynağındır.
Kur’ani bir mücadele ve Kur’ani bir hayat senin keyfiyetine bırakılmamıştır.
Bir ibadet olarak seni yaratan tarafından sana emredilmiştir.
Bu emre isyan edecek kadar korkaklık cesaretinde bulunamazsın.
Müslüman;
zulmün fuhuşun, kumarın, küfrün verhasıl Allah’a isyanın olduğu
bir yerde sen yaratılmışlara ve o yaratılmışların kanunlarına itaat edemezsin.
Seni yaratan senin o çok sevdiğin canını cennet karşılığında satın almıştır.
Dolayısıyla zulme suskun kalarak bile bile kendini ve
ümmetin geleceğini tehlikeye atamazsın.
Kovulacaksın delikanlı, sövüleceksin, dövüleceksin, öz vatanında sürgünü yaşayacaksın.
Sevdanda ihanetin acısını tatacak, mukaddes davanda yorulanları,
çözülenleri göreceksin. Şu yalnızlık yok mu şu yalnızlık
gün gelecek kahredecek yalnızlık hissi.
İşte müslüman var olmanın anlamının başladığı bir noktadır ölüm.
Sessizliğine isyan ettiğin gün direnişe tomurcuklanışın ümmetin çiçeklenmesidir.
Fırtınalar kopacak başında kurşun kurş un dolusunu yiyeceksin karlı günlerin.
Yağmur gelecek arkasında rahmet dediğimiz
İlkbahar meyvesini yiyeceksin,
mevsim mevsim o sabırla direnip başını dik tuttuğun günlerin.
Müslüman sağına, soluna, önüne ve arkana bakma sensin direnişte aradığım adam.
Yüreğimde muhabbet beslediğim sensin.
Kimi zaman kefensiz gömdüğüm.
Kimi zaman baş ucunda dualarla durduğun önde giden sensin,
arkada gelen yine sen. Dedim ya müslüman sen bir dünyasın,
sen bir geleceksin ateşide sen suyuda sen bu ümmetin.
Sen yalnızlığın özgürlüğünde bir güneş gibisin dünyamız için.
Ve sen toplumsal vahdette karanlıkları delen yıldızlar gibisin.
Nil nehrinin ötesini düşün müslüman. Kurt ve kuzuyu,
ilahi hesabı ve Ömer’i düşün.
Birde yanı başındakileri feryatlara ve kahkahalara
ve faili meçhul katliamlara ve onlara alkış tutanlara ve birde kendini düşün.
Sen dünün Ömer’i Ali’si, Hamza’sı olamıyorsan bu günün
Hüseyin’i, Receb’i, Şeyhmus’u, Selami’si, Abdusselam’ı, Metin Yüksel’i ol bari.
Müslüman sana sesleniyorum, sen varoluşunun gereğini yerine getirmek zorundasın.
Senin adına hacılar, hocalar hesap verecek değiller.
Sen meçhulde aranan şahıs değil meydanlarda direnen olmalısın.
Yediden yetmişe kadını erkeğiyle sensin müslüman diye çağırdığım insan.
Özlediğim sensin müslüman. Sadece ve sadece senin yokluğundandır başımdaki bela
Sana sesleniyor seni çağırıyor seni bekliyorum müslüman.
islami sohbet husnu zamn konumuz
Hüsnüzan
Güzel sanma veya bir şeyin iyiliği üzerinde inanç beslemedir. Bunun karşıtı Suizan (kötü sanma)dır. İnsan kötüzan beslemekle hiç bir zaman aşırı gitmemelidir. Hiç kimse hakkında da yok yere kötüzanda bulunmamalıdır.
Doğrusu, herhangi bir kimse hakkında körü körüne “Pek iyi bir insandır” diye hüküm vermek de hüsnü zannı kötüye kullanmak olacağından iyi bir davranış değildir. Onun bunun işlerini araştırmak, kusurlarını öğrenme arzusunda bulunmak, tecessüs denilen, kötüzandan doğan ve ahlâka aykırı olan bir harekettir ve haramdır. Bunun hakkında Kur’an-ı Kerimde buyurulmuştur:
“Şüphe yok ki, zannın bir kısmı günahtır.”
İlahi İslami Bilgiler Aşık Veysel ALLAH ALLAH ( c.c ) cennet chat din Dini Şiirler dini bilgi dinichat dini chat Dini HikayeLer dini sohbet dini sohbet odaları Dua dualar ilahiler iman inanç islam islamın şartları islami şiirler islami bilgi islamichat islami chat islami sohbet islami sohbetçiler islamisohbetciler islami sohbet odaları Kur’an-ı Kerim müslüman melek mucize mumin Namaz Oruc peygamber Peygamberler Ramazan sohbet sohbet islam sohbet odaları sure Sureler
islamda Sebat
Sözde durmak, verilen sözü yerine getirmek, bir işte, bir inançta veya bir düşüncede kararlı bulunmak demektir. “Sabit (kararlı) olanlar nabit (başarılı) olurlar” sözü meşhurdur. Sebat başarının bir şartıdır. Doğrusu hayırlı ve hakka bağlı olan işlerde sebat etmek bir fazilettir. Faydasız olan boş şeylerde sebat göstermek ise, aklın noksanlığına ve insafın yokluğuna delâlet edeceği için büyük bir kusurdur.
Sınama, maddî ve mânevî sıkıntı, üzüntü, belâ ve felãketle imtihan etme anlamlarına gelen fitne, özellikle dilimizde insanlara fenalık yapmak, onları belaya uğratmak ve genelde toplumda kargaşa çıkarmak gibi kötü fiil ve davranışlar için kullanılmaktadır. Allah, insanların iman ve ahlaktaki samimiyetlerini kanıtlamaları için bir imtihan olmak üzere onları hayırla da şerle de deneyip sınar (Enbiyã 21 / 35). lnsanlar dünya hayatının geçici güzellikleriyle imtihan edilirler. (Tãhã 20/ 131 ). Mal ve evlât birer imtihan vasıtasıdır (Enfãl 8/28; et-Tegãbün 64/15). Bol rızık veya genel olarak bir nimet de fitnedir (Zümer 39/49; el-Cin 72/ 17). Buna karşılık insanlar kederle (Tãhã 20/ 40), çeşitli belâlarla da (et-Tevbe 9/ 126; Hac 22/ 11 ) imtihan edilirler. Fitneye sebep olan pek çok kötü fiil ve davranış, toplumları içten içe yiyerek temelden çökmelerine neden olur. Bununu için toplumlar, milli ve manevi değerler etrafında kenetlenerek, birlik ve beraberlik içerisinde varlıklarını sürdürürler. İslam dini, fitneyi şiddetle yasakladığı gibi, fitneye götüren fiil ve davranışları da yasaklar. Bu itibarla müminler, toplumun huzur ve barışı bozucu fitneye sebep olabilecek tavırlardan sakınırlar. Fitneye kaynaklık edebilecek insanları ya da anlayışlar konusunda, toplumsal sorumluluklarının bilinçinde olarak hareket ederler. Fertlerin manevi değerlerine ve toplumun birlik ve beraberliğine zarar veren fitneye zemin olşuturan tavırlar karşısında fertlerin sorumluluğu yanında eğitimcilere ve yöneticilere de büyük sorumululuk düşmektedir.
Gıybet, din kardeşinin işitince üzüleceği bir kusurunu arkasından söylemektir. Yani belli bir müminin aybını, onu kötülemek için arkasından söylemek gıybet olur. Mesela, bedeninde, nesebinde, ahlakında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde bulunan bir kusur arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. Kapalı söylemek, işaret ile, hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de hep söylemek gibi gıybettir. Bir müslümanın günahı ve kusuru söylendikte, elhamdulillah bi böyle değiliz demeleri, gıybetin en kötüsü olur. Birisinden bahsedilirken, Elhamdulillah, ALLAH bizi hayırsız yapmadı gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur. Falanca kimse çok iyidir. İbadette şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu, demek gıybet olur.
Bozuk inançları yayarak ve aşikare günah işlemeye devam ederek, müslümanların doğru yoldan ayrılmalarına sebep olan kimseyi, bunun zararından korunmaları için müslümanlara tanıtmak gıybet olmaz ise de, bunu fitneye sebep olmayacak şekilde bildirmelidir.
Gıybet Kanser gibidir, girdiği vücut iflah etmez. Bugün müslümanların çoğu gıybet kanserine yakalanmışlardır. Bu gıybet afetinin hanımlar arasında da salgın haline geldiği herkesçe malumdur.
ALLAH-u Teala Kur’an-ı Kerimin Hucurat suresi 12. ayeti kerimesinde, su-i zandan kaçınmayı emir etmekte, birini çekiştirmeyi yasaklamakta, gıybeti ölü kardeşinin etini yemeye benzetmektedir.
HZ. MUHAMMED’İ İNKÂR EDENLER CENNETLİK DEĞİLDİR
SORU: Son Peygamber (Salat ve selam olsun ona) Hz. Muhammed’in risaletini, davetini dinini duymuş ve işitmiş olup da bu Peygamberi, bu çağrıyı, bu Kitab’ı, bu dini (İslâm’ı) inkar ve tekzip eden (yalanlayan) Ehl-i Kitabın durumu nedir?
AÇIKLAMA: İslâm daveti kendisine ulaşıp da bunu reddeden kişi ehl-i dalalettir, ehl-i Nar’dır. (Cehennemliktir).
Böyle kimselere “Bunlar da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir” diyenler çok açık bir sapıklık içindedir. Onların bu sözleri Kur’ân’a, Sünnete ve 14 asırlık icmaya aykırıdır.
Bugün dünyada internet denilen bir bilgi kaynağı vardır. Cahillik mazereti ortadan kalkmıştır.
Nice papazlar ve hahamlar Müslüman olmuştur.
Nasranîler Hz. İsa aleyhisselamı tanrılaştırdıkları, Allah’ın oğludur dedikleri; Yahudiler Hz. Zübeyr’i (aleyhisselam) için Tevhid akidesine ters düşen laflar ettikleri için şirke düşmüşlerdir.
İnsanlık tarihinin başlangıcından bu güne tek hak din olmuştur, o da İslâm’dır.
Hz.Muhammed Allah’ın Resulü (Elçisi) olduğu için onu inkâr ve tekzib eden Allah’a isyan etmiş olur.
Allah onun için “O benim Resulümdür, ona iman ve itaat ediniz…” buyuruyor. Yahudiler ve Nasranîler ise onun peygamberliğini, davetini, Kitabını, dinini, şeriatını kabul etmiyorlar. Ona yalancı diyorlar. Kur’ân, Allah’ın kitabı değildir, İslâm hak din değildir diyorlar. Onların bu inkarları, bu yalanlamaları, bu söylemleri küfürdür.
Bugün Yahudilerin ve Hıristiyanların içinde öyle alimler vardır ki, Arapça’yı Arap bülega ve üdebasından iyi bilirler, İslâm’ı da derin şekilde öğrenmişlerdir. Bu bilgilerine rağmen Hz. Muhammed’in risaletini ve davetini kabul etmezler, İslâm’ı hak din olarak görmezler. Onlarda inadî küfür vardır.
Kitabullah ile Sünnet-i Resulullah ile icmâ-i ümmet ile kafirlerin ebedî olarak Cehennemde kalacakları kesindir.
Hal böyle iken bazı İslamcıların “Ehl-i Kitab da ehl-i cennet ve ehl-i necattır” demeleri korkunç bir gaflet ve dalalettir.
Hz. Muhammed’e iman etmeyenlerin, Kur’ân’ı Kitabullah olarak kabul etmeyenlerin, İslâm’ı tek hak din olarak kabul etmeyenlerin, Kelime-i Tevhid’i bütün olarak tasdik ve ikrar etmeyenlerin;
Ehl-i necat olmadıkları,
Ehl-i Cennet olmadıkları,
Ehl-i Nar oldukları,
Cehennemde ebedî kalacakları
Zaruriyat-ı diniyedendir.
Bu hususta bütün ulema, fukaha, müctehidîn, eimme, evliyaullah, kâmil mürşidler ittifak etmişlerdir.
Hz. Muhammed’in Peygamberliğini, davetini, Kitabını, dinini, şeriatını inkar edenlerin Cennetlik olduğunu iddia eden bâzılarının bu bâtıl inançlarını Bediüzzaman hazretlerine dayandırmaları iftiradır, bühtandır, yalandır. Üstadın eserleri bütün olarak mütalaa edilirse onda böyle fasit ve sapık bir inancın olmadığı açıkça belli olur.
Yeterli din kültürüne sahip olmayan birtakım Müslümanların vebali, bu sapık inancın propagandasını yapanlar üzerine olacaktır.
Din ilimlerini okumuş, icazet almış, ulema ve fukaha sınıfına dahil olmuş herkes bu konuda uyarıcı neşriyat yapmalı, yanlış inançlarla mücadele etmelidir. Onlar bu hizmeti yaparlarsa bize yazmak düşmez.
Mü’min olmak için Kelime-i Tevhidi bütün olarak ikrar ve tasdik etmek gerekir. La ilahe illallahı ikrar edip, MuhammedResulullah demeyen kimse mü’min olamaz.
Cenab-ı Hak cümlemizi bâtıl, sapık, fâsid inançlardan muhafaza buyursun.
Mehmet Şevket Eygi
AVRUPA’DA TESETTÜR TARTIŞMALARI
Mustafa Özcan
Yeni Asya Gazetesi yazarı
İslam Avrupa’daki tartışmaların odağında yer alıyor. Avrupa kimliği bağlamında yapılan tartışmalarda ister istemez İslam da gündeme geliyor. İslam’ın bu yaşlı kıtanın yeniden inşasında oynayacağı rol ve kazanacağı konum sürekli tartışılıyor.
Şimdi çeşitli Avrupa ülkelerinde başörtüsüyle ilgili gelişmeleri incelemek istiyoruz.
Fransa
Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet’le birlikte 9 Aralık 1905′de kilise ile devlet arasında din devlet ayrımını esas alan kanun kabul edilmiştir. Bu ayrım sonucu kilisenin sahip olduğu sivil otorite belediyelere intikal etmiş, dini nikahın yerini resmi nikah almıştır. Kilise, evlenme ve boşanma gibi konulardaki selahiyetlerini belediyeler lehine terketmiştir. Devlet dini alandan tamamen ayrılmış ve dini hizmetleri finanse etmekten tamamen çekilmiştir. Üçüncü Cumhuriyet, liselerde laik eğitimi empoze etmiştir. 28 Mart 1882′den itibaren de liselerden din dersleri tamamen kaldırılmıştır. 1886′da liselerde papazların yerine laik hocaların din dersi vermesi sağlanmış, din eğitimi ise özel okulların ihtisasına bırakılmıştır. Devletin laik karakteri özel okullara ve onların dini alanlarına yardım yapmayı bile yasaklamıştır.
Belirli bir din lehinde propaganda amacı taşımadıkça, dini sembol ve kıyafetlerin giyilmesine de müsaade ediliyordu. Başörtüsü tartışmasının gerisinde bu husus var. Yasakçılar başörtüsünün zımni propaganda amacını taşıdığı görüşünü savunuyorlar. Onlarda bu, saplantı halini almış. Olayın bir başka boyutu da Müslüman kızların spor derslerinin bir kısmını boykot etmeleri. Özellikle mecburi olan yüzme dersine katılmak istememeleri.
Fransa’da eğitim toplumun değer yargılarına aldırmadan ilim öğretmek olarak telakki ediliyor. Bu bağlamda başörtüsü buna mani bir dini kimlik ve aidiyet olarak görülüyor. 19. yüzyılın laikçiliği kilisenin gölgesinden kurtulmayı amaçlarken Chirac laikliği ise, Cumhuriyetin değerlerini korumayı amaç edinmiş görünüyor. İslami kimliği cumhuriyetin değerlerine bir saldırı olarak değerlendiriyorlar. Türkiye’deki bazı laik çevreler gibi başörtüsünü Cumhuriyet’in ilkelerine bir başkaldırı ve meydan okuma olarak görüyorlar.
Fransa’da yeni teşekkül eden İslam Konseyi, okullardaki başörtüsü yasağı konusunda sessiz kalıyor. Sol ve sağ bu yönde bir kanuna evet derken Le Pen’in Milliyetçi Cephesi kanun konulmasına karşı çıkıyor. Bu meselede kanun arayışı yasak lehinde gelişiyor. Fransa’da da Başbakan Raffarin, kanun olduğu görüşünü savunuyor. Ancak bunun da hesap edilemez yan tesirleri var. Sözgelimi dindarları yeraltına itebilir. Lille’deki gibi özel okullar furyasını hızlandırabilir. İçişleri Bakanı Sarkozy bu okullara “tefrikaya medar okullar”, yani bir manada bölücü okullar gözüyle bakmaktadır. Bu durumda kontrol haricindeki okulların “aşırılık yuva”ları haline geleceği endişesini taşıyanlar var.
6 milyona yakın Müslüman’ın yaşadığı Fransa’da başörtüsü meselesi ilk kez 1989′da ortaya çıktı. Creil kentinde Gabriel Hovez Koleji’nde okuyan 3 Faslı öğrenci başörtülü olmaları nedeniyle okula alınmadı. Okul müdürünün, derslere başörtülü girmenin “laikliğe ve devlet okullarının tarafsızlığına aykırı” olduğu gerekçesiyle başlattığı yasak, kısa sürede ülke gündemine yerleşerek laiklik tartışması haline geldi. Fransız medyasının da yön vermesiyle birlikte giderek alevlenen tartışmalar dönemin, sosyalist hükümetini zor durumda bıraktı. Zor anlar yaşayan Milli Eğitim Bakanı Lionel Jospin konuyu Danıştay’a (Conseil d’Etat) havale etti. 27 Kasım 1989′da kararını bildiren Danıştay, başörtüsü dahil küçük dini sembollerin açıkça başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde öğrenciler tarafından takılmasının laiklik ve cumhuriyet ilkeleriyle çelişmeyeceğine karar verdi. Danıştay söz konusu kararında, “baskı, provokasyon ve propaganda” amaçlı durumların dışında “özgürlük” ilkesinin başkalarının haklarına saygılı olmak şartıyla öğrencilere okullarda dini inançlarını ifade edebilme ve yerine getirebilme hakkını verdiğini bildirmiştir. Danıştay kararı konuya hukuki bir düzenleme getirerek tartışmaları bir nebze olsun dindirdi. Fransız ilk öğretim okullarında isteyen Müslüman kızlar derslerine başörtülü olarak girebiliyorlar. Fakat Danıştay kararındaki “başkalarını rahatsız etmeyecek şekilde” kaydının düşülmesi, yorum farklarına neden oluyor. Bazı yorum farklılıklarından dolayı, aynen Türkiye’de yaşandığı gibi bazı okullarda yöneticilerin yasaklama taraftarı tavırlarını sürdürmeleri nedeniyle münferit hadiseler hiç eksik olmuyor. Mahkemeye taşınan olayların tamamına yakınında, öğrenciler Danıştay kararı referans gösterilerek haklı bulunuyor.
1994 yılında dönemin Milli Eğitim Bakanı François Bayrou’nun başörtüsünü hedef alan, “dini semboller genelgesi” okul müdürlerinin yorumuna açık bir durum ortaya çıkardı. Bu genelge, müdürleri keyiflerince ve dilediklerince yasak getirmeye adeta teşvik etti. Genelgenin ardından okullarda yaşanan münferit hadiseler bir dalga halini aldı. Tartışmaların alevlenmesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı, Hanifi Şerifi’yi mağdur öğrenciler ve okul yöneticileri arasında aracı olması için görevlendirdi. Görevlendirildiği tarihten itibaren yaşanan münferit hadiselerin sayısının yarı yarıya azaldığını açıklayan Şerifi, vakaların bıçak gibi kesilmesini, okul yöneticilerinin “konuyu” daha iyi gözlemlemesine ve anlayışla yaklaşmasına bağlıyor. Devlet içinde meselenin çığ gibi büyümesi meselenin yeniden üst düzeyde ele alınmasını bir nevi mecbur hale getirdi. İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, başörtüsü konusunda yeni bir kanunun ülkedeki dinler savaşını yeniden kızıştıracağını söyleyerek mevcut yasanın sertleştirilmesine karşı çıkmıştı. Ortada olmayan bir metin için gerilim çıkarmanın ülkeye fayda sağlamayacağını ve zarar vereceğini açıklayarak duruma el koyan Chirac, bakanları ve milletvekillerini sağduyulu olmaya davet etti. Konuyu çözmek için de laiklik komisyonu kurulması talimatı verdi.
Başörtüsü nedeniyle Fransa laik köklerinden çözüm bulmaya çalışıyor. Bernard Stasi’nin başkanlığında 20 üyeden müteşekkil Laiklik Komisyonu okullarda başörtüsünün geleceğine dair çözüm üretmeye çalışı. Laiklik Komisyonu görüşlerini açıklayan Fransa İslam Konseyi (CFCM) Başkanı Delil Ebubekir, okullarda başörtüsü yasağı için yasa çıkartılmasına muhalefet ediyor. Bunu şık ve uygun bulmuyor. Cezayir asıllı bir Müslüman olan Delil Ebubekir: “Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde yasalara saygı göstermeliler. Ancak Fransa’da başörtüsüyle ilgili yasa yapılmasını arzu etmiyorum. Başörtüsü dini bir öğüttür. Ancak dini siyasete çeken akımlar tarafından saptırılarak kullanılıyor” diyor. Başbakan Jean-Pierre Raffarin, laikliği ve cumhuriyet değerlerini korumak için yasa hazırladıklarını ve dinin gösterişe alet edilmesine izin vermeyeceklerini söylüyor. İçişleri Bakanı Sarkozy ise, “aşırı dinci” imamları geri göndermek, camileri kapatmak ve kökten dincilere vize vermeyerek, Fransa’ya sokmamakla tehdit ediyor. Bunlardan bazıları fiilen de uygulanıyor. Özellikle Fransa ve İtalya gibi ülkeler bazı göçmenleri ve “sivri” konuşan imamları geldikleri yere geri gönderiyor. Görüldüğü gibi, Fransız yetkililer dini kıyafet yerine laik üniformaya dönüşü savunuyorlar.