Archive for Ocak, 2010

Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:

-Ne yapıyorsun?

Hizmetçi:

-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.

-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?

-Hastalığını söyle.

-Benim hastalığım günah hastalığı… Çok günah işliyorum..

-Ben günah hastalığından anlamam… Ben delilere ilâç hazırlıyorum..

Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:

-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:

-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.

Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:

-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır… Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir… Akşam-sabah bol miktarda ye… O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:

-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.

Tags: , , , , , , , ,

Beni İsrail zamanında kıtlık oldu. Bir fakir, bir zenginin kapısına gelip.

- Allah rızası için bana bir parça ekmek veriniz, dedi.

O fakir kimsenin istemesine dayanamayan zenginin kızı, taze bir ekmek çıkarıp verdi. Sonra zengin hışımla niçin taze ekmek verddin diye kızının elini kesti.

Cenabü Rabbül Alemiyn o zenginin halini değiştirdi. Onu fakir kıldı ve fakirin eline düşecek duruma getirdi. Zengin zillet halinde öldü. Kızı ise kapıları dolaşarak bir şeyler topluyordu.

Bir gün bir zengin kimsenin kapısına geldi. Evin hanımı kızı çok güzel görüp oğluna alıvermeyi düşündü ve kızı içeri aldı. Oğlu da münasip görüp onunla evlendi.  Onu zinnetledi. O gece bir sofra kurup yemeğe oturduklarında, kız, yemek için sol elini çıkardı.

Kocası:

“Fakirler görgüsüz olur” diye düşündü ve sağ elini çıkarmasını emretti. Kız yine sol elini çıkardı. Bir kaç defa kocası sağ elini çıkar diye ısrar etti. O anda o kızın içinden bir his ona “sen sağ elini çıkar” dedi. O zaman kız Allahü Teâlânın kudretiyle sağ elini bitişmiş olarak çıkardı ve kocası ile beraber yemeklerini yediler.

(İyiliğin mükafatını anla!)

Tags: , , , , , , ,

Vaktiyle hamile bir kadın, komşusuna misafir olur. Oturdukları odada dalları limonlarla dolu olan büyük bir limon ağacı görür. Canı limon ister ama bir türlü komşusuna söyleyemez, utanır.

Bir ara komşusu mutfağa gidince o, yakasından çıkardığı bir dikiş iğnesini limona batırır ve deldiği yerden limon suyunu emmek suretiyle bu arzusunu tatmin eder.

Nihayet bir erkek evledı dünyaya gelir. dışarıda dolaşma, oynama, daha doğrusu yaramazlık yapma çağına gelince dışarı çıkar. O zaman bazı insanlar tutukla su taşırlar. bu çocuk eline bir çivi alır ve su taşıyan adamların arkalarına takılır. Tulukları  deler ve akan sudan içmeye başlar. Bu durum birkaç gün böyle devam edince hemen çocuğun babasına durumu anlatır, bu yaramazlığından dolayı oğlunu şikayet ederler.

Adam düşünüp taşınır. Çocuğunun niçin böyle yaptığına bir türlü akıl erdiremez. Durumu hanımına anlatır. Çocuğun niçin böyle yaptığını sorar. O da başından geçen hadiseyi olduğu gibi anlatır.

Bu işin nerden kaynaklandığını anlayan aile reisi karısına:

- Hemen komşuya git ve hareketini anlat, sonra da helallik dile. Şayet böyle yaparsan öyle zannediyorum ki oğlumuz da bu garip hareketlerden vazgeçer, der.

Kadıncağız komşusuna gidip vaktiyle başından geçen hadiseyi anlatır. Kendisinden özür diler, hakkını helal etmesini ister. Komşu hanımı da bu duruma çok üzülür. Neden o zaman limon istemediğini; değil bir limonun ağaçta bulunan bütün limonların feda olmasını belirten komşu hakkını helal eder. O zaman Allahın izniyle çocukları da bu garip hareketlerinden vazgeçer.

Tags: , , , , , , ,

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular:

-Ümmetimden iki kişi Allâh’ın huzuruna gelirler.

Birisi,

-Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der.

Allah Teâlâ da ötekine,

- Hakkını ver, buyurur.

Adam,

-Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der.

Cenâb-ı Hakk,

-Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur.

Adamcağız,

- O halde benim günahlarımdan alsın, der.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, ‘O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister’ dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine,

-Başını kaldır ve cennete bak, buyurur.

Adamcağız,

- Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der.

Allah Teâlâ,

-Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur.

Adamcağız,

-Bunların hakkını kim ödeyebilir? der.

Hz. Allah,

-Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur.

Adam,

-Nasıl olur, yâ Rab? deyince,

Cenâb-ı Hakk,

-Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur.

Adam,

-O halde ben bunu affettim, der.

Allahü zû’l-Celâl hazretleri de,

-Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur.

Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz,

Allah’tan korkun, Allah’tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü’minlerin arasını buluyor‘ buyurmuşlardır.

Tags: , , , , , , , , , ,

Bir gün Yahyâ Efendi hazretleri Sahn-ı semân Medresesine gitmek için yola çıkmıştı. Yolda atının yularını bir papaz tuttu ve; -Ey âlim zât! Ey Yahyâ Efendi! Size bir suâlim var. Bu müşkül işi bana îzâh edin. Soracağım şeyin cevâbı acabâ dîninizde var mıdır? Her sene yeni defter tutulmayıp, gidiyor. Ölen kalan kim bilinmeden ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu şekilde hareket dîninizde var mıdır? dedi. Yahyâ Efendi bunları duyunca; -Hayır. Dînimizde ölmüş bir gayr-i müslim vatandaştan haraç alınmaz. Sonra çok fakir kazandığıyla güç geçinen kimseden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultânımız ona muhtaç değildir, dedi. O zaman papaz; -Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alırlar. Bunu ben size soruyorum. İslâm dîni bunun alınmasını istiyor mu? Ne olur bunu Sultan Süleymân Hana arzedin, haber verin, sorun? dedi. Bunları işiten Yahyâ Efendi celâllendi ve din gayreti ile medreseye vardı. Ders yapma dan önce hemen kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleymân Hana hitâben; “Ey cihân sultanı Süleymân Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Zulmün ölen kişilere kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir ilzâm ediyor, susturuyor, çâresiz bırakıyor.” diye yazdı. Sonra da sevdiği birine bu mektu bu verip Sultana gönderdi. Mektup, Kânûnî’nin eline ulaştığında, Kânûnî ona nazar edip okudu. Rengi değişip, kalbini bir üzüntü kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahyâ Efendiye göndererek geleceğini bildirdi. Çok geçmeden saltanat kayığına binip Yahyâ Efendinin dergâhına vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; – Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sâhibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyân edip açıklayınız? Biz de işin hakîkatını bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmeyledim? diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi hazretleri ona; -Pâdişâhım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir, dedi. Hayretler içinde kalan Kânûnî; -Hâlimi Allahü teâlâ biliyor ki, bu söyledikleriniz den zerrece haberim yoktur, dedi. Yahyâ Efendi de; -O halde bu gaflet nedir? Yarın Allahü teâlânın huzûrunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu kâfir hakkı, kul hakkı olur. Ergeç Allahü teâlânın huzûruna çıkacaksın. Yakanı kâfirin eline vereceksin. Netîcede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihân pâdişâhının kâfirle birlikte gelmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur îmân gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Allahü teâlânın rızâsı yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, buna Resûlullah efendimiz hiç rızâ gösterir mi? Yaptığın işler yanlıştır. Niçin adâletle işlerini görmezsin? Dîninin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihân pâdişâhı! Şöhret zînetinin hepsi burada bu dünyâda kalır. Bu apaçık bir iştir. Eğer adâletle bir iş yaptıysan, sana kalacak odur, buyurdu. Kânûnî Sultan Süleymân Han bu sözleri işitince ağladı ve vezîrine emredip; -Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesâbını iyi tutun. Hazîneye haram para getirmeyin. Şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızâm yoktur, diye ferman etti. Sonra da Yahyâ Efendi hazretlerine dönüp; -Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allahü teâlâ senden râzı olsun. Suç bizdeymiş, dedi. Yahyâ Efendi de ona; -Ey cihân pâdişâhı! Tövbe edin ki, Allahü teâlâ affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz, buyurdu. Kânûnî ona; -Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır? diye sordu. O zaman Yahyâ Efendi, Kânûnî’nin elinden tutup; – Evet şimdi çıkabilirsin, buyurdu.

Tags: , , , , , , , ,

Cüneyd-i Bağdâdî, insanlara ilim öğretmek için bir meclis kurdu. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Bir gün hıristiyan fakat hıristiyan olduğuna dâir görünüşte bir alâmeti bulunmayan bir genç, Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd-i Bağdâdî’ye şöyle dedi:

“Ey üstâd! Hazret-i Peygamber buyuruyor ki:
“Müminin firâsetinden korkunuz. Çünkü o, Allahü teâlânın nûru ile bakar.” Bunun mânâsı nedir?”

Cüneyd-i Bağdâdî bir müddet sustu. Sonra başını kaldırıp;

“Müslüman ol. Müslüman olmak zamânın geldi.” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnârını kesip orada müslüman oldu.

İmâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: “İnsanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî’nin bir kerâmeti var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.”

Tags: , , , , , , , ,

İstanbul’un, İslâm orduları tarafından kuşatılması, ilk defa Hz. Muaviye r.a.’ın halifeliği sırasında olmuştur. Hz. Muaviye, Süfyan b. Avf r.a. komutasında büyük bir orduyu Bizans üzerine gönderirken, oğlu Yezid’in de aynı orduya katılmasını istemişti. Fakat Yezid birtakım mazeretler ileri sürerek geri kalmak isteyince, onu göndermekten vazgeçmişti.

Savaşa çıkan askerler yolda açlık, hastalık ve sıkıntılarla karşılaşmış, bu haberi alan Yezid ise şöyle bir beyit söyleyivermişti:

‘Yanımda Ümmü Gülsüm, yaslandım minderime
Orduların düştüğü sıkıntıdan bana ne!’

(Ümmü Gülsüm, Yezid’in hanımıdır.)

Vay, sen misin böyle diyen! Hz. Muaviye r.a. bu yakışıksız şiirden haberdar olunca, derhal Yezid’e emir verdi. Bizans topraklarındaki orduya yetişerek, onların uğradığı güçlük ve sıkıntılara katlanmasını sağlamaya yemin etti.

Yezid -yirmidört yaşındaydı- babasının hazırladığı yeni bir orduyla yola çıktı, öbür orduya katıldı. Bu ordu içinde İbn Abbas, İbn Ömer, İbn Zübeyr ve Ebû Eyyûb el-Ensarî de (Allah hepsinden razı olsun) vardı. Bizans toprakları üzerinden uzun bir yolculuk yapan İslâm ordusu İstanbul önlerine geldi ve Rumlarla günlerce süren çetin muharebeler yapıldı.

Bu çarpışmalar sırasında müslüman askerlerden Abdülazîz b. Zürare isimli bir yiğit, tek başına düşman saflarını yararak içlerine kadar girmiş ve geri dönmüş, birkaç kez tekrarladığı bu hamleler sonunda şehîd olmuştu. Onun yalnız başına düşman ordusuna daldığını görenler,

- Sübhanallah! Adam kendisini tehlikeye atıyor! diye seslenmişler, bunun üzerine Hz. Ebu Eyyûb r.a. da şöyle demiştir:

- Ey insanlar! Siz ‘kendinizi tehlikeye atmayın’ ayetini böyle yorumluyorsunuz ama o ayet bir Ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allahu Tealâ dinini kuvvetlendirdiği ve İslâm’ın yardımcıları çoğaldığı zaman, biz kendi aramızda Rasulullah’tan gizli olarak: ‘Artık bize ihtiyaç kalmadı. Bundan sonra mallarımızla meşgul olalım.’ dedik. Bunun üzerine Yüce Allah yanlış düşüncemizi düzeltti. ‘Allah yolunda harcama yapın, kendinizi tehlikeye atmayın‘ (Bakara, 195) ayetini indirdi. Kendimizi tehlikeye atmak, mallarımızla uğraşıp cihadı terk etmektir.

‘Eyyûb Sultan’ Hazretleri o seferde vefat etmiş ve bugünkü yerine defnedilmiştir.

Tags: , , , , , , , ,

Bir gün Emîr-ül mü’minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu;

-Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer.

O kişi dedi ki:

-Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi.

Bana dedi,

-Beni bu hâlde koyup, gider misin.

Ben dedim ki,

-Karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim.

Sonra seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki,

-Bu ateş nedir?

Dediler,

-Bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz.

Dedim,

-Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işitdim ki, bana,

-Bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu.

Ben dedim,

-Nne olaydı, anası da diri olaydı.

Hâtıfdaki ses dedi ki,

-Eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.

Tags: , , , , , , ,

1. allah: her ismin vasfını ihtiva eden öz adı.
2. er-rahman: dünyada bütün mahlukata merhamet eden, şefkat gösteren,ihsan eden.
3. er-rahim: ahirette, müminlere acıyan.
4. el-melik: yaratıcı, kainatın sahibi.
5. el-kuddus: her noksanlıktan uzak.
6. es-selam: her tehlikeden selamete çıkaran.
7. el-mümin: iman nurunu veren.
8. el-müheymin: her şeyi görüp gözeten.
9. el-aziz: mutlak galip, karşı gelinemez.
10.el-cebbar: dilediğini yapan ve yaptıran.
11.el-mütekebbir: büyüklükte eşi yok.
12.el-halık: yaratan, yoktan var eden.
13.el-bari: her şeyi kusursuz yaratan.
14.el-musavvir: varlıklara sûret eden. onları birbirinden ayıran özellikte yaratan.
15.el-gaffar: günahları mağfiret eden.
16.el-kahhar: her istediğini yapacak güçte.
17.el-vehhab: karşılıksız nimet veren.
18.er-razzâk: her varlığın rızkını veren.
19.el-fettah: her türlü sıkıntıları gideren.
20.el-alim: gizli açık, geçmiş, gelecek her şeyi, ezeli ve ebedi ilmi ile çok iyi bilen.
21.el-kabıd: rızıkları daraltan, ruhları alan.
22.el-basıt: rızıkları genişleten, ruhları veren.
23.el-hafıd: kafir ve facirleri alçaltan.
24.er-rafi: şeref verip yükselten.
25.el-mu’ız: dilediğini aziz eden.
26.el-müzil: dilediğini zillete düşüren.
27.es-semi: mükemmel işiten.
28.el-basir: gizli açık, her şeyi iyi gören.
29.el-hakem: mutlak hakim, hakkı batıldan ayıran.
30.el-adl: mutlak adil, yerli yerinde yapan.
31.el-latif: lütfeden, her şeye vakıf.
32.el-habir: her şeyden haberdar.
33.el-halim: cezada acele etmeyen, hilm sahibi.
34.el-azim: büyüklükte benzeri yok.
35.el-gafur: affı, mağfireti bol.
36.eş-şekur: az amele, çok sevap veren.
37.el-ali: yüceler yücesi.
38.el-kebir: büyüklükte benzeri yok.
39.el-hafiz: her şeyi koruyucu olan.
40.el-mukit: her çeşit rızkı yaratan.
41.el-hasib: kulların hesabını en iyi gören.
42.el-celil: celal ve azamet sahibi.
43.el-kerim: keremi bol, karşılıksız veren.
44.er-rakib: her varlığı her an gözeten.
45.el-mucib: duaları kabul eden.
46.el-vasi: rahmet ve kudret sahibi, ilmi ile her şeyi ihata eden.
47.el-hakim: her şeyi hikmetle yaratan
48.el-vedud: iyiliği seven, iyilik edene ihsan eden. sevgiye layık olan.
49.el-mecid: zatı şerefli, nimeti, ihsanı sonsuz.
50.el-ba’is: peygamber gönderen, meşherde ölüleri dirilten.
51.el-şehid: her an her yerde hazır ve nazır.
52.el-hak: varlığı değişmeden duran. var olan, hakkı ortaya çıkaran.
53.el-vekil: kulların işlerini bitiren.
54.el-kavi: kudreti en üstün ve hiç azalmaz.
55.el-metin: kuvvet ve kudret benbaı.
56.el-veli: müminleri seven, yardım eden.
57.el-hamid: hamd ve senaya layık.
58.el-muhsi: varlıkların sayısını bilen.
59.el-mübdi: maddesiz, örneksiz yaratan.
60.el-mu’id: yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan.
61.el-muhyi: mahluklara can veren.
62.el-mümit: her canlıya ölümü tattıran.
63.el-hayy: ezeli ve ebedi bir hayat ile diri.
64.el-kayyum: zatı ile kaim, mahlukları varlıkta durduran.
65.el-vacid: hiçbir şey kendine gizli değil.
66.el-macid: keremi, ihsanı bol olan.
67.el-vahid: zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan.
68.es-samed: hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu merci.
69.el-kadir: kudret sahibi, dilediğini yapan.
70.el-muktedir: dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan, kudret sahibi.
71.el-mukaddim: şerefte birini öne alan.
72.el-muahhir: dilediklerini tehir eden.
73.el-evvel: ezeli, varlığının başlangıcı yok.
74.el-ahir: ebedi, varlığının sonu yok.
75.ez-zahir: yarattıkları ile varlığı açık.
76.el-batın: aklın tasavvurundan örtülü.
77.el-vali: bütün kainatı idare eden.
78.el-müteali: son derece yüce.
79.el-ber: iyilik ve ihsanı bol.
80.et-tevvab: tevbeleri kabul eden.
81.el-müntekım: asilere ceza veren.
82.el-afüvv: affı çok, günahları yok eden.
83.er-rauf: çok merhamet eden, şefkatli.
84.malik-ül mülk: mülkünde hakim.
85.zül-celali vel ikram: celal, azamet, şeref, kemal ve ikram sahibi.
86.el-muksıt: mazlumların hakkını alıcı.
87.el-cami: iki zıddı bir arada bulunduran.
88.el-gani: ihtiyaçsız. her şey ona muhtaç.
89.el-mugni: ihtiyaç gören, fazlıyla doyuran.
90.el-mani: dilemediklerine mani olan.
91.ed-dar: elem, zarar verenleri yaratan.
92.en-nafi: menfaat veren şeyleri yaratan.
93.en-nur: zatı açık ve alemleri nurlandıran.
94.el-hadi: hidayet veren.
95.el-bedi: misalsiz, örneksiz yaratan.
96.el-baki: varlığı ebedi olan.
97.el-varis: her şeyin asıl sahibi olan.
98.er-reşid: irşada muhtaç olmayan.
99.es-sabur: ceza vermede, acele etmez.

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gönlüm gözüm Sen’in ile açılır,

Geçilmezler Sen’in ile geçilir,

Adın anılınca nurlar saçılır;

Doğ rûhuma beni hasretle yakma!

Hak aşkına kulun yalnız bırakma!

Ben bir kapıkulu, Sen de Sultansın,

Yolda kalmışlara Haktan emansın,

Ben bir cesed isem, Sen onda cansın;

Doğ rhuma beni hasretle yakma!

Dost aşkına kulun yalnız bırakma!

Âşıklar ararlar Sen’i her yerde,

Dudağın şerbeti dermandır derde..

Ben bir dertli isem dermanım nerde?

Doğ rûhuma beni hasretle yakma!

Hak aşkına kulun yalnız bırakma!

Bir yüzü karayım pek çok vebâlim,

Düşe-kalka, kalmadı hiç mecâlim..

Bilmem ki ötede ne olur hâlim..?

Doğ rûhuma beni hasretle yakma!

Hak aşkına kulun yalnız bırakma!

Bir zaman mevsimler bütün bahardı,

Korkarım o günler bir bir karardı..

Merhamet! Yollarım bir sarpa sardı..

Doğ rûhuma beni hasretle yakma!

Dost aşkına kulun yalnız bırakma!

Tags: , , , , , , , ,

mekik aleti - pilates topu
CS 1.6 - dantel örnekleri - haber - film izle - gebze evden eve nakliye - Havacilik Calisanlari - truck mixer - Sivil Havacilik Haberleri - Chat - mmorpg - sözlük - silindir kapağı - Vancouver 2010 - Teknikerler - evden eve nakliyat - Kene - Facebook Oyunlar - klip izle - AutoCAD - güzel sözler - travel - dekorasyon - otomatik şanzıman - görüntülü chat - oyunlar1 - toki evleri - msn indir - msn ifadeleri - sesli chat - indirmeden film izle - palyaço - burçlar - nakış - Kanser - cialis - usak haber - Seslisohbet - ezel - mmorpg - avatar oyunları - izle - fuar çantası - silindir kapak - Online Mp3 Dinle - yüzey işleme - sevişme izle - fragman - Oyunlar1 - oyunlar1